Irak Türkleri Öğrenci ve Gençler Birliğiİletişim  · 
Ekim 30, 2026

Yirmi Dört Duvar

Merhaba, ben Asuman. Ama beni okurken Asu deyin, olur mu?

Zira ben gökyüzünden ziyade başıma buyruk, asi ve bir o kadar da özgür ruhluyum. Yirmi dört duvar arasına özgürlüğümü yerleştirdim. İlkbahar, yaz, sonbahar, kış, ay ve güneş odaları… Her birinin ayrı bir hikâyesi, her birinin bana yaşttığı esrarı var.

Kapıyı açtım. Sonbahar odasına girdim. Aslında buraya kendi isteğimle gelmemiştim. Az evvel güneşli odadaydım. Güneşin her şeyi olduğundan daha güzel gösterdiği, insanın karaltısını bile yadırgamadığı o odada… Fakat kalmama izin verilmedi. Nedenini sormaya fırsat bulamadan çıkarıldım. Ne bir açıklama yapıldı ne de dönüp bakmama müsaade edildi. Sanki orada geçirdiğim zaman hiç yaşanmamış, güneşin altında bıraktığım her şey bana ait değilmiş gibi. Giderken elime bir bardak buzlu su tutuşturdular. Al, dediler. İçersin. Bardağı aldım. İçimden bir açıklama yapmalarını, neden gitmem gerektiğini anlatmalarını, hatta kalmak isteyip istemediğimi sormalarını geçirdim. Ama insan bazen en çok, kendisi hakkında verilen kararların içinde kendisine hiç yer bırakılmamasına kırılıyor. Elimdeki suya baktım. Buzları camın içinde ağır ağır kımıldıyor, bardağın dış yüzeyinde çiyler birikiyordu. Su o kadar soğuktu ki avucumda küçücük bir kış taşıyordum sanki. Ne tuhaf, değil mi? Afitaptaydım ama elime tutuşturulan şey soğuktu. Bu suyu neden vermişlerdi? Oyalanmam, ya da susmam için miydi? Yoksa gerçekten yalnızca bir bardak su muydu? Sıradan bir şeyin içine anlam yüklüyordum; bu da elimde kalan son azatlıktan biriydi.

Peki, ne yapacaktım suyla? Heveslerimin şerefine mi içseydim? Bir an suya, bir an önüme baktım. İnsan mecbur bırakıldığı şeyleri kabullenince gerçekten özgürleşir miydi, yoksa yalnızca itiraz etmekten mi vazgeçerdi? Bir seçeneğin olmaması, insanı elindeki en küçük şeyi bile seçmeye zorluyordu. Özgürlük, her istediğini yapabilmekten ibaret değildi; istemediğin bir durumun içinde bile kendine ait bir karar verebilmekti.

O suyu içmedim. İçmeye niyetim yoktu, en azından şimdilik! Atıyordum adımlarımı kapının ardındaki sonbahara. Yağmur durmadan yağıyordu. Sanki damın üzerinden varillerle üzerime su dökülüyordu. Gökyüzü, içinde biriktirdiği ne varsa Toprak anaya bırakmaya kararlıydı. Benim yapamadığımı o yapıyordu; içindekileri saklamaktan vazgeçiyordu. Yağmur, bardaktaki zülȃli ürkütecek kadar şiddetliydi. Üzerimde, daha önce hiç almadığımı bildiğim mavimtırak kapüşonlu yağmurluk vardı. Kulaklığım kulağımda, kahverengi çizmelerim ayaklarımdaydı. Eşofmanım ise her mevsimde giydiğim, mevsimlerin değişmesine aldırmayan o tanıdık hâliyle üzerimdeydi.

Yürüyordum.

Hayatımda…

Upuzun, iki yanı şecerelerle çevrili bir park yolu. Fakat bu parkta yalnızca ben vardım. Ne bir beşer ne bir eda ne de yürüyüşümü bölecek herhangi bir şey… Yalnızca yağmurun uğultusu ve kulaklığımda dönüp duran bir terane.

Kördüğüm.

“Ya her şeyim ya hiçim. Sorma dünyam ne biçim. Bir kördüğüm ki içim. Çözdükçe dolaşıyor…”

Mırıldandım. Bir daha mırıldandım. Sanki her tekrarda içimdeki bir düğümü çözmeye çalışıyordum. Oysa bazı düğümler çözülmek için değil, insanın içinde var olduklarını hatırlatmak için atılırdı. Çektikçe sıkılaşır, sustukça derinleşir, unutmaya çalıştıkça kendini yeniden hatırlatırdı. İçim de öyleydi. Klasik bir Aslan burcuyum; öyle her şeye ağlayan, gözyaşlarına kolayca yenik düşen biri değildim. Gururumdan örülü hisarım, kimselere göstermediğim ukdem vardı. İçimde kopan kasırgaları kimseye belli etmez, harlarımı sessizliğimin ardına saklardım. O gün de öyle yapıyordum. Gözyaşlarımı kendime bile itiraf etmek yerine, içimde birikenleri gökyüzünün kederine bırakıyordum. Yağmur benim yerime ağlıyor, ben de hem içimdeki hem de elimdeki bardağın taşmasına sessizce izin veriyordum. Islanan yapraklar çizmelerimin altında eziliyor, rüzgâr onları bir oraya bir buraya savuruyordu. Her biri ait olduğu daldan kopmuştu. Her biri bir zamanlar bir yere bağlıydı.

Tıpkı onlar gibi…

Onlar…

Dokuzlar…

Herkesin onları vardı. Kalabalıkları, birbirine karışan hayatları, istedikleri kapıları aralamalarına yardım eden ak saçlıları, yollarını düzleyen elleri vardı. Bir yere varmak istediklerinde önlerinde açılan yollar, düştüklerinde tutunabilecekleri budakları bulunuyordu. Hayat, onlar için tek başına yürümekten ibaret değildi.

Birler…

Benimse yalnızca birim vardı.

Bir benim.

Ne arkamdan kapı açanım ne de önümdeki yolu düzleyenim vardı. Gideceğim yere kendi adımlarımla varmak, düştüğümde kendi ellerimle doğrulmak zorundaydım. Onlar çoğalarak güçlenirken ben, tek başıma kalmanın ne demek olduğunu öğreniyordum.

Mırıldandım.

Yürüdüm.

Mırıldandım.

Yürüdüm.

Nereye gittiğimi bilmiyordum. Zaten her yürüyüşün bir varış noktası olmak zorunda mıydı? Bazen insan, bir menzile varmak için değil, bulunduğu yerin ağırlığından sıyrılmak, ruhuna çöken bunaltıyı ardında bırakmak için düşerdi yollara. Ben de öyle yapıyordum. Yirmi dört duvar arasında özgürlüğünü arayan bir dilberim ben. Dışarıdan bakıldığında yalnızca yağmurda yürüyen biriydim. Oysa içimde kaç mevsim değişiyordu, kimse bilmiyordu. Belki ben bile…

Yolumdaki kördüğümü çözmek için mi yürüyordum, yoksa çözemediğim her şeyle yaşamayı öğrenmek için mi? Cevabını bulamadım. Mütemadiyen yürüyorum hȃlȃ. Yağmurun ardında, çıkarıldığım güneşe illaki varıp çiçeklenecek mevsimlerim. Çünkü ben Asu’yum. Gökyüzüne sığmayan, duvarların arasına özgürlüğünü örten, bazen her şey, bazen hiç olmak isteyen o başına buyruk kız…

Ve henüz kendi hikâyesinin neresinde durduğunu bilmeyen bir yabancı.